Ulaş, 13 Kasım 1992'de Kocaeli'de doğdu.
Küçükken sessiz, uslu ve meraklı bir çocukmuş. Onu çocukluğundan tanıyan herkes bu merakının daha o yıllarda kendini gösterdiğini anlatıyor.
1999 yılına kadar Kocaeli'nde yaşadı. 17 Ağustos 1999 depreminden sonra ailesi Samsun'a taşındı. Hayatının geri kalan çocukluk ve gençlik yılları Samsun'da geçti.
İlkokula Samsun Atatürk İlköğretim Okulu'nda başladı. O yıllarda en çok Atakum'da saatlerce bisiklet sürdüğünü, mahalledeki çocuklarla oyun oynamaktan aldığı zevki anlatırdı.
Lise eğitimini Samsun Fen Lisesi'nde tamamladı. Belirli bir dersi çok sevdiğini ya da sevmediğini söylediğini hiç hatırlamıyorum. İlgisini çekmeyen şeylere uzun süre vakit ayırmazdı; ama gerçekten merak ettiği bir konu olduğunda saatlerce onun peşinden gidebilirdi. Her şeyi çok hızlı kavrardı,sanıyorum ki bu yüzden de, fazla çalışmadan da başarılı olurdu.
Lise yıllarında hayatı boyunca devam edecek dostluklar kurdu. İnsanları önce gözlemler, zamanla yakınlaşırdı. Rahat hissettiği ortamlarda ise esprili, muhabbeti seven ve keyifli biriydi. İlgisini çeken bir konu açıldığında sohbetin uzayacağı kesindi. Öğrendiği yeni bir şeyi anlatmak, en az onu öğrenmek kadar hoşuna giderdi.
Basketbol bu yıllarda hayatının önemli bir parçası oldu. Sabahın erken saatlerinde NBA maçlarını izlemek için kalkar, Lakers'ın neredeyse hiçbir maçını kaçırmazdı. Kobe Bryant'a duyduğu hayranlık yalnızca basketboldan ibaret değildi. Çalışma disiplini, tutkusu ve "Mamba Mentality" anlayışı hayatı boyunca ona ilham verdi. Samsun'daki evlerinde hâlâ saklanan basketbol dergileri koleksiyonu da bu tutkunun en güzel hatıralarından biri.
Ulaş, Anadolu Üniversitesi Bilgisayar Mühendisliği Bölümü'nü isteyerek seçti. Eskişehir'i de üniversite yılları boyunca çok sevdi ve hep güzel anılarla anlattı. Burada da kendine küçük ama çok yakın bir arkadaş çevresi edindi.
Bilgisayar mühendisliği onun için yalnızca bir meslek olmadı, neden-sonuç ilişkileri kurmayı seven düşünce yapısıyla çok iyi örtüşüyordu. Dünyaya bakışını şekillendiren alanlardan biri oldu. Öğrenebileceği yeni şeylerin hiç bitmeyeceğini hissetmesi, mesleğini her geçen gün daha çok sevmesini sağladı.
Üniversite eğitimi sırasında bir dönem Erasmus programıyla Çek Cumhuriyeti'nde yaşadı. Bu dönemi hep kendine yarattığı streslerden uzaklaştığı, hayatın tadını yeniden keşfettiği bir zaman olarak anlatırdı.
Lisans eğitiminin ardından İzmir Yüksek Teknoloji Enstitüsü'nde Bilgisayar Mühendisliği yüksek lisansına başladı ve İzmir'e taşındı. Bu şehir, hayatının geri kalanını geçireceği yer oldu.
Yüksek lisans yaparken üniversitede yürütülen bir projede çalışmaya başlayarak iş hayatına adım attı. Yüksek lisans teziyle aslında çalışma hayatı boyunca uzmanlaşacağı "Neural networks and deep learning" alanına da giriş yapmış oldu.
Boş zamanlarında ise kendini tamamen ilgi duyduğu şeylere verirdi. Formula 1, hayatının vazgeçilmez tutkularından biri oldu. Yarış hafta sonlarını kaçırmaz, Max Verstappen'i büyük bir heyecanla desteklerdi. Football Manager, Civilization, NBA ve Formula 1 oyunlarında sanırım oyun saati rekorları kırmıştır.
Müzik hayatının önemli bir parçasıydı. Pearl Jam -özellikle Eddie Vedder- onda için her zaman ayrı bir yeri vardı. Birden fazla enstrüman çalabilen, kendi şarkılarını yazıp besteleyen sanatçılara büyük hayranlık duyardı. Bir müzisyeni değerlendirirken yalnızca yaptığı müziğe değil, ortaya koyduğu üretime, emeğe ve yaratıcılığa da hayran olurdu.
Ulaş'ın ilgisini çeken şeylerin ortak bir noktası vardı: Bir şeye bağlandığında onu yüzeysel sevmezdi. Okur, araştırır, anlamaya çalışır ve mümkün olduğunca derinine inerdi. En sevdiği kitaplar arasında Kahramanın Sonsuz Yolculuğu, İhtiyacımız Olan Felsefe ve Zen ve Motosiklet Bakım Sanatı vardı. Onu tanıyanlar için bu üç kitabın, hayata bakışını anlamak adına küçük ama anlamlı bir ipucu olduğunu düşünüyorum.
*Birlikte ilk fotoğrafımız- 2011
Ulaş'ın en sevdiğim özelliklerinden biri : Hayatına giren insanları da, ilgi duyduğu şeyleri de hep büyük bir tutkuyla severdi. Yüzeyde kalmayı hiç bilmezdi. Ben de o sevgiden payını alan en şanslı insandım.
2010 yılında, ikimiz de üniversiteye yeni başlamışken konuşmaya başlamıştık. İlk konuştuğumuz günden itibaren birbirimize tuhaf bir tanıdıklık hissediyorduk. Sonradan bunu defalarca konuştuk. İkimiz de bunun sıradan bir tanışıklık olmadığını hissediyorduk.
Konu ne olursa olsun birlikte düşünmekten, birlikte öğrenmekten ve birlikte gülmekten keyif alıyorduk bazen de sadece "Ulaş ve İzel" olarak durmak bile keyif veriyordu. Birbirimizi gerçekten merak ediyorduk ve aradan geçen yıllara rağmen bu merak hiç azalmadı.
Ulaş'ın zekâsı merakı ve dünyaya bakışı bende hayranlık uyandırırdı. Onunla geçirdiğim yıllar boyunca da daha çok âşık oldum. Yıllar geçmesine rağmen bu hayranlık da, birbirimize duyduğumuz heyecan da hiç eksilmedi.
Yolllarımız birbirinden hiç tamamen ayrılmadı. Ulaş hep hayatımın bir yerindeydi; ben de onun hayatının bir yerinde kaldım. Bağımız hiç kopmadı, çünkü ikimiz de koparmak istemedik.
Aradan geçen yıllarda ne zaman yeniden konuşsak, kaldığımız yerden devam edebiliyorduk. Birbirimizin yanında hissettiğimiz rahatlık hiç değişmedi. Ben buna hep "evde olmak" hissi dedim. Kendimizi olduğumuz gibi gösterebildiğimiz hatta kendimizi keşfetmemizi, tanımamızı sağlayan bir bağdı bu.
2014 sonbaharında bir araya geldik. O günden sonra da bir daha hiç ayrılmadık. İzmir'de birlikte kurduğumuz hayat, sevgimizin üzerine kurulmuş güçlü bir ortaklığa dönüştü. 2021 yılının Haziran ayında evlendik.
Hayatta en çok gurur duyduğum şeylerden biri, Ulaş tarafından sevilmiş olmaktı. O da bunu bana sık sık söylerdi. Birbirimizi öyle bir yere koyuyorduk ki, onun tarafından sevilmek bana kendimi sevmeyi ve kendime güvenmeyi öğretti. Yaşadığımız onca zorluğa rağmen birbirimizi bulmuş olduğumuz için kendimizi hep çok şanslı hissettik.
2024 yılının başlarında Ulaş görmesinde bir sorun olduğunu söylemeye başladı. Ardından şiddetli baş ağrıları başladı. Ailesinde migren öyküsü olduğu için bunun da yeni bir migren atağı olduğunu sandık. İnsanın aklına beyin tümörü hiç gelmiyor.
Bir akşam bana dönüp "Telefonumun şifresi neydi?" diye sordu. O an bir şeylerin gerçekten yolunda gitmediğini anladım. Ertesi gün yeniden doktora gittik. Göz doktorundan nöroloğa, oradan da MR'a yönlendirildik. 21 Nisan 2024'te hayatımız bir günde değişti.
MR'da beyninin tam ortasında yaklaşık 5 santimetrelik bir tümör olduğu görüldü. Ameliyat çok başarılı geçse de, patoloji sonucuyla hayatımıza yeni bir kelime girdi: glioblastoma.
Glioblastoma, günümüzde hâlâ kesin bir tedavisi olmayan, en agresif beyin tümörlerinden biri. Tanı alan hastalara uygulanan tedavilere rağmen ortalama 12–15 aylık bir yaşam süresi veriliyor.
Ameliyat, radyoterapi ve ilk basamak kemoterapi beklediğimizden iyi geçti. Ulaş yeniden işine döndü, biz de yeniden gelecek planları kurmaya başladık. Ama hiçbir şey eskisi gibi değildi. Zekâsına, merakına ve düşünme biçimine hayran olduğum insan; öğrenirken zorlanmaya, hafızasında güçlükler yaşamaya başladı. Dışarıdan bakıldığında hayat normale dönüyor gibiydi, ama biz hastalığın sessizce ilerlediğini biliyorduk.
Ulaş hastalığını benim yaşadığım gibi yaşamadı. Patoloji raporunu, genetik sonuçları ya da yeni tedavi seçeneklerini hiç araştırmadı. Sanırım öğrenebileceklerinden korkuyordu. Onun aklındaki tek düşünce iyileşmek ve bir gün hayatına kaldığı yerden devam etmekti. Bu umut, tedavi boyunca hiç değişmedi.
Yaklaşık 1,5 yıl sonra tümör yeniden büyümeye başladı. İkinci ve üçüncü basamak tedaviler de denendi. Elimizdeki onaylı seçenekler tükendiğinde genetik analizler değerlendirildi, klinik araştırmalar incelendi ve dünyanın farklı yerlerindeki doktorlarla iletişime geçildi. Aylar süren arayışın sonunda Almanya'da Ulaş için umut olabilecek bir tedaviye ulaştık. Ne yazık ki o tedaviye başladıktan yalnızca 3 ay sonra onu kaybettik.
Hastalığın son altı ayı çok hızlı geçti. Glioblastoma yalnızca bedenini değil, onu Ulaş yapan şeyleri de yavaş yavaş elinden aldı. Zekâsına, bitmeyen merakına ve düşünme biçimine hayran olduğum insan; önce öğrenirken zorlanmaya başladı. Sonra hafızası zayıfladı. Ardından konuşmak, yürümek ve en sonunda ayakta durabilmek bile giderek zorlaştı.
Bunları burada anlatıyorum çünkü onu tanıyan birçok kişi, Ulaş'ın ne kadar büyük bir mücadele verdiğini bilmiyor. Tanı konulduğunda bize söylenen ortalama yaşam süresi 12–15 aydı. Ulaş, bütün bu zorluklara rağmen 25 ay yaşadı. Ama bu süreyi anlamlı kılan yalnızca ayların sayısı değildi. Birlikte umut etmeyi hiç bırakmadık. Hastalığın en kötü dönemlerinde bile birbirimizi bulmuş olduğumuz için kendimizi şanslı hissetmeye devam ettik. Çünkü biliyorduk ki bazı hayatlar böyle bir bağ kurma şansına sahip olmadan geçip gidiyor.
Ulaş bana hayatımın en büyük sevgisini yaşattı. Geriye de, bu sevginin hiç eksilmeyeceği bir hayat bıraktı.